Ürün Sepete Eklendi.
Ürün Tükenmiştir.

Biz Kimiz ?

Güven Veriyoruz..

Biz Kimiz ?

Sizin için çalışıyoruz..
Flap Yazılım

Öz İş Bıçak

ÖZ-İŞ Kesici El Aletleri adı altında 1970'den günümüze kuruluşumuz Bıçak,Çakı,Kılıç ve El Aletleri alanında hizmet vermektedir.

Markamızı ve Yatağan Kılıcı'nı tüm dünyaya tanıtmak amacıyla www.denizliozis.com web sitemizi kurduk. Bunun yanında Yatağan Kasabası'ndaki mağazamızda da hizmet vermekteyiz. Kılıçlarımızda ve bıçaklarımızda kişinin isteğine özel tasarımlar yapmaktayız. ÖZ-İŞ Kesici El Aletleri olarak Türkiye'nin her bölgesine hizmetimiz vardır.

SULTANLARIN KILICI
Bazen milletlerin kültür ve tarihlerinde öyle semboller var olur ki; kadim yoldaşlığı yankılar. Orta Asya’dan kalkıp bir kısrak başı gibi uzanan Anadolu’ya,ulaşan atalarımızın yiğitliğini ve üstün savaş kabiliyetini perçinleyen 5000 yıllık Türk kılıcı Yatağan da işte onlardan biridir. Yatağan,”Türk Kılıcı” ya da “Sultanların Kılıcı” olarak maruf asil ismini,yüzyıllardır demircilikle uğraşan ve köylerinin hemen tamamı Oğuz boylarının adlarını taşıyan Denizli’nin Serinhisar ilçesine bağlı Yatağan Beldesinden alır. Yatağan temel bir savaş aleti olmanın çok ötesinde bir yer bulmuştur kendi tarihimizde. Demircilik ve metal döküm sanatında doruğa ulaşan atalarımızın yanlarından hiç ayırmadıkları,yaren bildikleri bu kılıç, Çanakkale Savaşı’nda süngü,İstiklal Savaşımızda ise mühimmat yoksunu halkımızın düşmana çaldığı öfkesi olmuştur.

YATAĞAN BELDESİ
Yatağan,kadim Türk kılıcı ismi olmasının yanı sıra, bir Alperen derviş-evliya adı olarak da kullanılıyor;Yatağan kasabasında medfun Yatağanbaba…

Bütün dünyada tanınan yatağanların üretildiği ve adını aldığı merkez olan Yatağan Beldesi, kurucusunun mezar ayak taşına 1244 tarihi okunan ama yazı geçmişini 14. ve 15. yüzyıllardan itibaren belgelerden takip edebildiğimiz bir Selçuklu ve Osmanlı köyü. Hatta 19. yüzyıllara kadar ustalarının “ Yatağan” yapmaya devam ettikleri bir yer burası.

Bizans İmparatorluğu’nun o dönemdeki topraklarına sınır bir uç yerleşimi olan Yatağan,Konya-Burdur istikametinden gelen Selçuklu şehzadesi Abdi Bey Sultan ile hocası,Selçuklu kumandanı Osman Bey(Gazi Derviş Yatağanbaba) tarafından 1200 yılında kurulmuştur.

Horasan’dan gelip, kasabaya yerleşenler için bu bölgeyi elverişli ve özel kılan,yörede demir ve kömür madenlerinin varlığıdır. Çünkü kurucu kafile demircilik sanatıyla uğraşan bir topluluktu ve kılıç imal ediyorlardı. Konya’da Selçuklu Sultanı tarafından Haclı ordularına taarruz etmekte görevlendirilen Osman Bey ve diğer kumandanlar kendi boyları,aileleri ve maiyetleri ile birlikte usta ve birikimli demircileri de beraberinde getirmişlerdir. Kendisinin de usta bir demirci olduğu binen Osman Bey,daha sonra “Yatağan Baba” olarak,kutsal ve yüksek manevi değerlere sahip Alp kumandan karakterindeki ulu bir zat,bir kişilik halinde günümüze kadar efsaneleşerek ulaşmıştır. Osman Bey ve ordusunun muharebe taktikleri tarif edilirken,aynı zamanda Osman Bey’in adının nasıl Yatağanbaba’ya dönüştüğü de hikaye edilir merhum Ali Vehbi Aykota’nın 1915 yılında yazdığı “Acıpayam” kitabında:"

“Osman Bey’in fırkasında kendi sanatkârları tarafından imal edilerek erleri tarafından kılıç yerine kullanılmış olan koca bıçaklar,Türkiye’nin her yerinde “Yatağan Palası” adını taşımaktadır. İleri harekâtta mevsim şartlarını göz önüne alarak,düşmanın hattıhareketine değil,düşmanı kendi harekâtına tabi kılmak düşüncesiyle taarruz ümit edilen zamanlarda aldırış etmeyip yattığı,hiçbir harekâta müsait sayılmayan anlarda ise hücuma geçerek düşmanı hırpaladığı ve toprakları geri aldığı için “Yatağan Baba, zaferi yata yata kazanmıştır” sözü darbımesel olmuş ve böylelikle Osman Bey’e “Yatağan Baba” lakabı verilmiştir. Yatağan Kasabasının mezarlığının en görünür yerinde çatısı çok farklı bir geometriyle oluşturulmuş türbesi,günümüzde kutsal bir ziyaret mekanıdır.

Yatağan Kılıcı’nın adının kökeni konusundaki,fazla kabul görmeyen zayıf bir diğer rivayet de;yeniçerilerin ve levendlerin, bellerindeki kuşağa yatık şekilde sağlayıp tutturulduğu için “yatuk” kelimesinden kaynaklanıp, “yatukan” dan da “Yatağan” a dönüştüğüdür.

ÖZGÜN TASARIM
Bütün önemli uygarlıklar ve imparatorluklar,kendi ihtiyaç ve yeteneklerine göre, düşmanlarına galebe çalabilmek için birtakım muharebe silahları geliştirmişlerdir. Kılıç sınıfında Romalılar’ın Gladius’u ve Japonların Katana’sı bunlardan ilk akla gelenlerdir. Peki, nedir Yatağan’ı bu denli eşsiz ve kendine özgü kılan? Bu özelliğin hem döküm tekniğiyle,hem kılıcın dengesi ve tasarımıyla,hem hafifliğiyle,hem de kullanımının maharet gerektirmesiyle ilgisi vardır.

Yatağan, geleneksel Doğu kılıçlarının aksine, keskin ağzı içe gelecek biçimde ters kavislidir. Bu özelliği ile dünyada üretilmiş bütün diğer kılıçlardan ayrılır. Hasma saplandığında bu ters kavis yüzünden ani ve aşırı kan kaybına sebep olur, ölüm neredeyse kaçınılmazdır, hem de fazla eziyet etmeden. Yalımı kesici, yalmanı delici, sırtı da kemik kırıcıdır. Kılıç gibi savrularak değil, adeta tırpan gibi çekerek kullanılır. Bu özelliğinden dolayı, eli koruyucu balçağı yoktur.

Yatağan, tasarımındaki mükemmel oranlama ve ağırlık dengesi sayesinde, bir kılıçta olabilecek hem dürtme-delme-sançma hareketini, hem de kesme-biçme-yarma hamlelerini en etkin biçimde yapabilecek bir form olarak ortaya çıkmıştır. Piyade için de, süvari için de uygun, son derece etkili ve öldürücü bir silahtır.

Çarpışma anındaki yüksek stres yüzünden kırılmış pek çok kılıç vardır ama bu kırık kılıçlar içinde bir Yatağan olması imkansıza yakındır. Yatağan’ın keskin ağzı çelikten, sırt kısmı ise esneklik kazanması için demirden yapılır. Genelde sapından sırtına doğru uzanan bir kemer, darbe anında kırılması muhtemel olan bu bölgeyi destekler. Kılıcın namlu yapısı, nispetten daha yumuşak çelikten imal edilir. Sırt kısmından başlayan “T” harfi yapısından hemen sonra “kan oluğu” denilen v kılıç boyunca yatay bir çizgi şeklinde oluşturulan oluk başlar. Buradan başlayarak keskin uza doğru, sertlik ve dayanıklılık giderek artar. “Yalman” denilen en keskin kısım, yüksek karbon verilmiş çelikten mamuldür. Görece yumuşaklık yapıdaki çelikten, kılıcın uç tarafına doğru giderek artan malzeme sertliği Yatağan şiddetle başka kılıca ya da zırha çalındığında kırılmasını önler.

Yatağan’ların düşmanı ürperten keskinliğini ve dayanıklığını ise Ali Vehbi Aykota, adı geçen kitabında şöyle tarif ediyor:

“Filhakika bir asar-ı atika halinde bazı evlerde halen mevcud olan bu bıçakların yüzü kıldan ince kılıçtan keskindir. Şayanı dikkat olan tarafı ham demiri bir hıyar gibi doğradığı halde bıçağın yüzünde küçücük bir sarsıntı görülmemesidir…”

HALK ARASINDA “KULAKLI” OLARAK BİLİNİYOR
Tipik bir Yatağan üç ana unsurdan oluşur. Namlu (kesici kısım-taban), kabza ve kın… Ölçüleri de şöyledir:

Toplam uzunluğu (kabza dahil) 60-90 santimetre, kabza uzunluğu 15-20 santimetre, namlu uzunluğu 45-70 santimetre, eni 3-5 santimetre, ve ağırlığı 850-900 gramdır.

Sapındaki kulaklar, bileği kavrayarak, içe doğru kavislenmesi nedeniyle savrulması zor olan Yatağan’ın kullanımını kolaylaştırır. Bu kulaklar yüzünden, halk arasında “kulaklı” diye de bilinir. Kabzaya sedef kakma, inci ve değerli taşlarla süslemeler yapılır. Yanaklara ise ustanın adının yanı sıra, “Allah C.C.”, “Hz. Muhammed”, “Hz. Ali” isimlerinin kakmaları yapılır veya Kur’an-ı Kerim’den ayetler yazılırdı. Ancak kullanımının yaygınlaşması ve askeri maksatların dışına da çıkmasıyla, siviller tarafından kullanılan oldukça basit Yatağan’lar da yapılmıştır.

Kullanımı hançerden daha zor olmasına ve ustalı gerektirmesine karşın, kulaklarının azameti ve tasarımının cazibesi yüzünden, oldukça gözde bir silah haline gelmesi uzun sürmedi. Yeniçeriler, ana silahları olan tüfeklerinin yanı sıra, kuşaklarına birer Yatağan uzatmayı da ihmal etmiyorlardı.

Yatağan’lar adlarını buradan almakla ve buralı ustaların gayretleriyle tanınmakla birlikte, ünleri kısa sürede yayıldı ve Osmanlı coğrafyasının değişik bölgelerinde üretilip kullanılageldi. İstanbul, Bursa, Şam ve Bosna günümüze kadar çok sayıda yatağanı barındırmış korumuş merkezlerdendir.

Yatağan sadece adını verdiği Türk kılıcı değil, barut imalatı, kemik tarak, çakı-bıçak yapımı ve makas, pense gibi el aletleri üretimi başta olmak üzere geleneksel üretim dalları, medreselerden başlayarak eğitim kurumları ile de dikkat çeken bir belde. 1930-1990 yılları arasında ekonomik zorunluluklardan dolayı, Yatağanlı ustaların pense, bağ makası, koyun kırklığı gibi diğer el aletlerine yöneldikleri için “Yatağan” imalatı geri plana itildi ve Yatağan’da “Yatağan” imalatı yapmaya devam eden sadece iki usta kaldı.

Yatağan sahipleri arasında, bu kılıcın kullanımı esnasında uygulanmak üzere doğan, takdire şayan bir etik de var oldu zamanla. Mücadelelerde açıkça üstün ve mahir olan taraf , zayıf rakibine, iyi niyetli bir uyarı mahiyetinde, Yatağan’ın keskin ağzıyla değil de sırtıyla müdahale ederdi. Bu durum, nadiren çiğnenen bir gördü kuralı olarak yerleşti.

GURBETTE MAHZUN BİR YATAĞAN
Doc. Dr. Tarık Baykara’nın aktardığına göre,günümüze kadar gelen ve Osmanlı ordularının kullandığı bilinen en eski Yatağan Kılıcı, bugün Amerika’da Metropolitan Müzesinde bulunan, Ahmet Tekelü’nün imal ederek Kanuni Sultan Süleyman’a armağan ettiği Yatağan’dır. Osmanlı idaresindeki Teke yöresinden (bugünkü Denizli-Buldur-Antalya bölgeleri) Ahmet Tekelü Usta’nın bu yatağanın üzerine işlediği imalat tarihi 1520’yi gösteriyor. Kabzası fildişinden yapılmış. Altın,gümüş işlemeli motifler ve ejderha ile Anka Kuşu figürlerinin arasına katılmış turkuaz ve incilerden oluşan, Kanuni Sultan Süleyman’a yakışan “muhteşemlikte” bir sanat eseri. Bu Yatağan’ın bir benzeri de, Topkapı Sarayı’nda sergileniyor. Hayranlık uyandıracak zerafetteki bu Yatağan, müzenin en nadide parçalarından birisi. Böyle olmakla beraber, bir Türk ustanın el emeği göz nuru eserinin, hediye ettiği Sultan’ın eşyaları arasında bulunmayıp, neden Amerika’daki bir müzenin envanterinde kayıtlı olduğu sorusu akılları kurcalamaya ve iç burkmaya devam ediyor. Yatağan kılıcının en dikkate değer şekilde görüntülendiği fotoğraf, Atatürk’ün Sofya’da Ataşe Militer olarak görev yaptığı dönemden kalma.Mustafa Kemal Atatürk bir kıyafet balosuna katılmak için giydiği yeniçeri kıyafeti içerisinde, kuşağında “yatık” olarak sokulmuş Yatağan’la ve kabzasına dayanmış eliyle Osmanlı levendlerine veya Anadolu zeybeklerine has bir duruş sergiliyor.

5000 YILLIK TARİH
Arap ve Çin yazılı kaynaklarında “demiri üreten ve bunu en iyi şekilde işleyen budun”un Orta Asya Türkleri olduğu belirtilmektedir. İranlılar, “çeliğe bürünmüş millet” olarak tarif ederler Türkiye’yi.

Türklerin en fazla rağbet ettiği kesici silah, kılıçtır. Şeşber,topuz,aybalta ve balta darp edildiğinde ancak belli bir yere isabet eder. Halbuki kılıç baştan aşağıya kadar kesicidir. Bu bakımdan kılıç, bütün silahların başıdır.

Büyük Türk gazisi, Selçuklu kumandanı Osman Bey, “Yatağan Baba” namıyla bu eski Türk silahına ismini vermekle beraber, bu form ve şekildeki Türk bıçaklarının ve kılıçlarının milat öncesi çağlarda bile kullanıldığını tespit edebiliyoruz. Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan ve Hun Türklerinden kalan kurganlardan çıkartılan bıçak ve kılıçlar “Yatağan” şekil ve formunda ilk prototiplerdir. MÖ 3000’li yıllara kadar giden uzun bir süreçte, tamamen bir Türk yeniliği ve icadı olarak ortaya çıkan “eğri” bıçak ve kılıçlar zaman içerisinde “iç bükey ve içe doğru kavisli” bıçakların da geliştirilerek “yatağan” kılıçlarının nihai formu almasına neden olmuştur. Beş bin yıllık bir Türk tasarımı olarak ‘Yatağan’ izlerini, son dönemde Orta Asya’da Hun Türklerinden kalan kurganlarda bulunan arkeolojik bulguların yanı sıra çeşitli kaya resimlerinde de bulabilmekteyiz. “Kuzey tipi” “Ordos bronzları/tunçları” olarak ta bilinen Yatağan benzeri kılıçların Hun Türklerine ait olduğu ve dönemi itibariyle ileri metalurjik tekniklere ve ileri alaşımlama bilgilerine sahip Türk demircilerinin eseri olduğu muhakkaktır. Böylelikle, Yatağan kılıcının kökeninin MÖ 3000’li yıllara kadar giden bir tarihe dayandığını görebiliyoruz. Bozkırların çetin, zor ve amansız şartlarında binlerce yıl hayatta kalma, var olma ve nesilleri sürdürme mücadelesinde, eski Türk boylarında, savunma gereçleri, yani silah Türk’ün vazgeçilmez bir parçası oldu. Kılıç nerdeyse “Türk” karakteriyle özdeşleşmiş bir sözcüktür. Demircilik yeteneklerinden dolayı Türklerin mükemmelleştikleri bir silahtır.

YATAĞANBABA’DAN SONRA
Kazıkbeyli’nde Haçlılara keskin Yatağan’larla ağır kayıplar verdiren Osman Bey’in vefatından yıllar sonra, Hamitoğlu Beyleri bölgenin ustalarına Yatağan siparişleri verirler ilk olarak. Yatağan kılıçları, Osmanlı Devleti kurulup Anadolu birliğini sağlayana kadar ,Beylikler arasındaki egemenlik mücadelelerinin silahı ve tanığı oldu. İşte ‘Adını da sevdiğim Avşar Beyleri’ nidasıyla 800 yıldır söylenip gelen türkü de bu dönemde yakılmıştır. Yatağan’ın hikayesi bu kadarla kalmadı, Yatağanbaba’nın da kuruşunda manevi desteği olan 700 yıllık cihan devleti Osmanlı tarihe karıştıktan sonra, İstiklal Savaşı’nda, bu sadık kılıçlar yine vatan savunmasında yanımızda oldular. Yatağanbaba’nın torunları, Denizli’de Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin yiğitlerine Yatağan, tüfeklerine de barut etiştirdiler. Çünkü Müftü Ahmet Hulusi fetva vermişti:”Silahı olmayanın eline 3 taş alıp atması farzı ayndır!” demişti. Aynı gün Acıpayam Müftüsü olan Hüseyin Hilmi Efendi de Yüreğil ve Yatağan halkını toplayarak;” Düşmanı Ayaz Çallığından bu yana geçirmemek, namusumuzu ve dinimizi düşman çizmesinde çiğnetmemek için kazma,kürek,çapa,Yatağan,elimizde ne varsa düşmana karşı koymamız Allah’ın bize emridir…” demiştir. İşte o zor günlerde ustalarımız, aydınlık günlere erişmek dualarıyla vardılar demirci dükkanlarına, vatanlarına göz dikenlere duydukları öfkeyle vurdular çekiçlerini örslerinin üzerindeki Yatağan çeliğine. Ta ki , düşman İzmir’den Denize dökülene kadar.

VE YASAKLAR
İstiklal Savaşı sonrasında, düşman tehlikesinin ortadan kalktığı varsayımlarıyla Yatağan imali,kesici silah yapımı yasağı kapsama sokuldu. Gaziler de, işgalci kanı içen Yatağan’larını odalarında yüksek çanaklıklarına kaldırdılar. Yazık ki, 1960 ihtilalinden sonra eski ustaların torunlarından Yatağan’ın Tellalı Ethem Amca, yörenin şivesiyle “Ey ahali. Ey köylüle, Ey gonşula! Duyduk duymadık demen. Evinde tüfek, Yatığan, gama, gocabıçak bulunduranla geceleri belediyenin arka baçasına atsına! Candırmala ev ev arama yapce’leee, evinde gama, tüfek, Yatığan bulundurana hapıza götürülüp cezanlandırılce’lee. Duyduk duymadık demen Haaa!” diye ünleyene kadar.

Her evin çanaklıklarında bulunan baba, dede yadigarı Yatağan’ları teslim etmeye gönlü el vermeyenler, “Hatıralamız evden bari gitmesin” diyerek kılıçları balyozla ezip tahrip ettiler ve jandarma tarafından silah muamelesi görmesinin önünü aldılar. Diğerleri de olağanüstü bir dönemin şerrinden korunmak maksadıyla, geceleri el ayak çekilince, büyük bir acıyla, ilan edilen yere attılar Yatağan’ları.

Yatağan demircileri;bıçak,çakı,kırklık,koyun makası,makas,tarak,çan,testere,pense,bağ makası,keser gibi el aletlerini yaparak ekmeklerini demirden çıkarmaya devam ettiler. Yatağan ustaları da gittikçe azaldılar, kalanlar da köreldiler. 1980 yılının güzel bir Cuma gününde Eylül, 12 den vurdu. “ Vatandaşın emniyeti ve can güvenliğini sağlamak üzere silahlı kuvvetler, ülkenin idaresine el koydu.” Böylece Yatağan’ın ihtilaller döneminin ikincisi de gelmiş oldu, yine bildik uygulamalarla… Bu defa, tellal yerine belediye hoparlörü cızırtılı sesiyle emir ve talimatları arka arkaya duyurdu. Evinde her türlü silah bulunduranlar ağır şekilde cezalandırılacaktı. Tavan arasında saklanan 1960’tan kurtulabilen tek tük Yatağan’lar da bu sefer yeni belediye binasının iç avlusundan yolculuklarına başladılar.

İhtilal dönemlerinde toplanan Yatağan’lar, tabanca ve tüfekler nevi diğer silahlarla birlikte, Acıpayam Askerlik Şubesi’nin nemli bodrumunda yıllarca bekletilmiştir. 1980 sonrası da Kırıkkale Silah Fabrikasına gönderilmişler ve her biri nice kahramanlık hikayesinin kahramanı olan o eşsiz Yatağan’lar, hurda metal muamelesi görerek, fırınlarda eritilmişler. Her nasılsa bazı subayların dikkatini çeken bir iki Yatağan kıyımdan kurtulup Silah Müzesi’nin vitrinine konmuş. Yatağan’lara aynı muamele, Ankara’daki 1011 Ana Tamir Fabrikası’nda da yapılmıştır. Bazı komutanlar, hatıra olarak beğendikleri murassa (değerli taşlarla süslü) Yatağan’ları almışlar. Ustalar ve görevli askerler diğer kılıç ve Yatağan’lardaki, tabanca ve tüfeklerdeki değerli taşları,altın ve gümüş işlemeleri söküp tartıp, idareye teslim etmişler.

YATAĞAN, YENİDEN…
Ülkemizde Yatağan’ı ve adını verdiği yöreyi tanıtmak amacıyla çıkarılan Türkiye’nin ilk kasaba Tarih Kültür ve Folklor dergisi olan ‘Yatağan’ 24 sayı çıkarıldı. Yatağan,Çakı,Bıçak ve Etnoğrafya Müzesi fikri ise ne yazık ki hayata geçmedi. Söz konusu müze kurulabilse çok önemli bir milli değerimizin hakkıyla tanınması yolunda önemli bir adım olabilirdi. Çok derin köklere sahip bir Türk kılıcı, yapımı yasaklandığından beri öz yurdunda bile pek tanınmıyor artık maalesef. Müze kurulamamasının en başta gelen sebebi de,Yatağan’ın ünlendiği ve üretildiği beldede bile henüz yeterli sayıda Yatağan bulunmaması.

Yatağanlılar, Yatağan küllerinden doğsun diye mücadele veriyorlar. 1994 yılında birincisi yapılan ve o zamandan beri sürdürülen “Yatağan Bıçakçılık ve Kefe Yaylası Festivalleri”nde ,Yatağan yapımına teşvik amacıyla “En iyi Yatağan Yapan” ustalara ödüller veriliyor. Yeni Yatağan ustaları yetiştirilmeye çalışılıyor, eski parçalara ait motifler ve işlemeler incelenip arşivleniyor. Yatağan Müzesi kurulabilmesi için, ülkenin dört bir yanından kıyımdan kurtulabilmiş Yatağan’ların izi sürülüyor,satın alınıyor. Çakılar, bıçaklar ve özgün ürünler biriktiriliyor. Sempozyumlar düzenleniyor, bildiriler hazırlanıyor. Tekelili Ahmet Usta’nın , Derviş ustaların ve de en önemlisi Yatağanbaba’nın ruhu şad olsun diye bütün uğraşlar.

Yatağan ustası Hüseyin Can, pirinin izlerinden gidenlerden. O’nun aklına Yatağan yapma hevesini düşüren, eski bir Osmanlı palasına işlenmiş olan ve içine işleyen, kalbini titreten şu beyit olmuş:

“Allah’a kul olduk kâlû belada bu yolda verilmiş ikrarımız var. Bir lokma ekmek için bu dünyada kula kul olmamak için kararımız var.”

Bu hisler, bu sanar yaşatılmalı diye düşünmüş usta. Hele de, üretim yasakları ve eski at nallarını eritip ucuca ekleyerek Yatağan yapmaya uğraştıkları yokluk günleri geride kalmışken. Körükler ateşi harlıyor,akkor demirlere ustaların alın terleri damlıyor yeniden.

Söz edebiyattan açılmışken hatıra geliyor; Tevfik Fikret de bir şiirinde şöyle diyor:

“Çekiç altında muhakkar (horlanarak) ezilir günlerce

Bir çelik parçası bir tîg-i mehib (heybetli kılıç) olmak için”

Yatağan artık bir daha mahzun olmasın. Alperenlerin, levendlerin,Çanakkale Savaşı’nda ve İstiklal Harbi’nde vatanını savunan yiğitlerin elinde tarih yazdığı günlerdeki gibi vakur ve mağrur olsun.

Yatağan için tarihten günümüze bu değerli yazıyı kaleme alan hemşerimiz Sayın Mustafa Karakaya’ya şirketimiz adına teşekkür eder saygılar sunarız. Ayrıca yayınlamak üzere verdiği izin için minnettarız.

ÖZ-İŞ KESİCİ EL ALETLERİ İMALAT&TİCARET SANAYİ